Mısır ve Tunus örnekleri üzerinden, çağdaş İslami hareketlerin şûrâ prensibini nasıl anlayıp tatbik ettikleri sorusuna cevap teşkil eden bu kitap İslam siyaset bilimine özgün bir katkı sunmaktadır.
Kitâb-ı Hakîm’in “işleri aralarında şûrâdır” (Şûrâ, 42/38) hitâb-ı belîği Müslüman toplumun hem başkanını seçme işinin hem de başkanın vali ve komutan tayin etmesi ve yasama ve yürütmeye dair bütün işlerinin temel esas ve ilkesinin danışma sonucu oluşan konsensus olduğunu imdirir. Ashabı tarafından “insanların en çok meşveret edeni” ve Kur’an-ı Kerim tarafından “hayır kulaklı” (Tevbe, 9/61) olarak nitelendirilen Hz. Peygamber (sav) ve onun râşid halifeleri müşâvereye dayalı katılımcı bir siyasal sistem kurdular. Bu nizam 40 yıl boyunca adaletle işledi (622-661).
Ne yazık ki hulefâ-i râşidîn döneminden sonra, İslam ümmetinin hızla o günkü dünyada cari bulunan kabilecilik, saltanat ve nihayet imparatorluk kültürünün etkisine girdiği, hilafet unvanının ise sembolik olarak 3 Mart 1924’e kadar kullanılmaya devam ettiği görülür. Bu tarihte hilafet ilga edilerek, hilafetin manasının esasen TBMM’nin şahs-ı mânevîsinde mündemiç olduğu kabul edilecektir.
Fıkıh literatüründe Kitâbü’s-Salât ve Kitâbü’z-Zekât gibi şûrâ fıkhına dair yeni bir bâb açmanın zamanı gelmiştir.