Şeyh Muhammed Abduh, XIX.-XX. Yüzyıllarda yaşamış önemli bir düşünürdür. Yaşadığı günlerde İslâm dünyası, çeşitli bakımlardan incelenebilecek sosyo-kültürel durum yaşıyordu. Üstelik bu halde İslam coğrafyasının bazı bölgeleri yabancı işgaline maruz kalmıştı. Maalesef aynı ülkelerde taklid zihniyeti ve yetersiz eğitim müesseseleri ayrıca İslâm ülkelerinin çağın ihtiyaçlarına cevap verme ve anlayışına ayak uydurmalarına imkân vermiyordu. Yine siyasî işgal ve kültürel tehdit zirveye çıkmıştı. Böyle bir atmosferde Abduh, Kelâmın ana konularından oluşan teolojik fikirleri geliştirmek suretiyle çağdaş meseleleri halledebilecek fikrî bir yapı oluşturmak maksadıyla “Risaletü’t-Tevhîd” eseri ile gün yüzüne çıktı. Ona göre İslâm dini aklı, hikmetine ve hükmüne göre karar verdiği kendi alanına döndürdü. Akıl, böyle bir serbestliğe kavuşmasına rağmen, bir tek Allah’ın önünde eğilecek ve din tarafından tayin edilecek sınırlarda duracaktır. İnsan, dinin gereği iki şey kazanır; irade özgürlüğü ve söz ve fikir hürriyeti. İnsan bu iki şey ile özgürlüğe kavuşabilir. Neticede insan iradesi, aklı ve fikrinin hür olmasıyla tamamlanır. Abduh’a göre İslâm, taklidi de yasaklamıştır. Mümin, iman esaslarında mukallid olamaz. Dini vecibelerini şuursuzca, mekanik bir iş görür gibi yapamaz. İmanın gereğidir bu. Çünkü taklid, araştırma zihniyetine, derinliğine inceleme kapasitesine ve doğruyu irade edebilme kabiliyetine sahip olmayan kimselerin fiilidir. Abduh’a göre İslâm bizi, şuursuzca taklid etmekten ve bazı şeylere körü körüne bağlanmaktan men eder. Örnek olarak ecdadın sözlerini ve fikirlerini olduğu gibi kabul edenleri de sefil olarak nitelendirir. Allah’ın emirlerinden başkasına itirazsız mutlak hakikat olarak bakmak, İslâm’ın aslî ruhunu bozan bir esastır. Yine kendisine bağlı insanların iradelerini çürüten işaretlerini üzerinde taşımaktadır.